13 Haziran 2012 Çarşamba

MadCAt.

i'm madcat.
i love fish.
the fish doesn't think because the fish knows everything.

 Dance of Candy.
 not me.
trip to hope.

10 Haziran 2012 Pazar

Okurken kesinlikle dinlenmeli! tık!
5 senedir ezberlediğim yolda adımlarım bir yabancının adımlarıymış gibi ayaklarıma bakarak yürüyorum bugün ona giderken, her adımımı ezberliyorum sanki, bana sarılmasıyla gücüne yenik düşüp kafamı çarptığım duvarı, köpeklerden kaçtığımız geceyi.. Eteğimin o yüzden bir parçası yok ya, o gece de kaldı.
Anahtarım yok ama dış kapı açık gün batmak üzere kedileri, yüksek çınar ağaçlarının gölgelerini arkamda bırakarak giriyorum içeri yaklaşık 13 yıllık bir apartman rutubet kokuyor yavaş yavaş merdivenleri iniyorum gittikçe daha çok O, daha çok rutubet kokuyor. Sıkıca içime çekiyorum ve kapıyı tıklatıyorum kapıyı açıyor sarılıyorum sıkıca içime çekiyorum vermek istemediğim nefesimi.
Mutfağa geçiyorum kahve yapmak üzere biliyorum hiçbir zaman temiz bardak olmaz kendisi gibi bende anlamsız bir tutku yaratan siyah kupasını yıkıyorum O kapıya yaslanmış beni izliyor gözleri siyah ve dumanlı, siyah pis bir kupanın dibi gibi.. Kettle daki suyun kaynama sesiyle ikimizde biraz ayılıyoruz kahveleri koyuyorum ikimizin ki de bol sütlü benim ki az onun ki bol şekerli.. Önden gidiyorum odasına geçiyorum arkamdan gelen tutkunun, sıcak nefesin, 41 numara ayakların tadını çıkarıyorum, en sevdiğim nevresimi var yatakta füme ikimizin yastığı da duvara yaslı 67 kilo altında ezilmiş ve yatağın üzerinde Ernest Hemingway var kitap okuyormuş ben geldiğimde yastık hala biraz sıcak ben yaslanıyorum bu sefer O ise sadece gün doğumunda ışık alan odasının soğuk ve rutubetli duvarına yaslanıyor. Sözleşmiş gibi pek az konuşuyoruz sessizliği bozan yalnızca derin nefeslerimiz birbirimizi içimize hapsetmek ister gibi..
Saatler geçiyor ben biraz kitap okuyorum o cenin pozisyonunda yatıyor ayaklarımın ucunda mor ojeli parmaklarım karışıyor yandan ayırdığı saçlarına, tuvalete gitmek üzere kalkıyor bende gitarının yanındaki ipod undan “fly people fly” parçasını açıyorum play e basmadan bir çarpma sesi geliyor tuvaletten ne oldu diye gitmiyorum ne zaman çok yoğun duygular yaşasa başı döner dengesini yitirir tuvaletin kapısı açılıyor burnunda biraz kan var, an öylesine büyülü ki konuşmuyorum aynı şekilde yatıyor ayakucuma, sonra ayaklarımdan tutup beni aşağı çekiyor sarılıyorum Ona saçlarında hafif sidik kokusu düştüğünde olmuş olsa gerek dün gece sarhoştu ve deliğe denk getiremedi ve şimdi de oraya düştü çok sık içmez bu kadar. Saçlarımı okşuyor ve konuşmaya başlıyor ben Onu seyrediyorum ama duymuyorum müzik daha kuvvetli, bir süre sonra bağırmaya başlıyor eminim müzikten daha kuvvetli ama gene de duyamıyorum. Önce oyun CD’leri boyluyor odanın diğer ucunu sonra kitapları, joystickler, parfümü yere düşmeden öce duvarla buluşup ince bir çatlak ediniyor kendine, minik sarı bir çakmak uçuyor acaba diyorum “neden sarı? kendisi mi seçti yoksa hatırası mı var? acaba eski sevgilisinden mi? sarı benim en sevdiğim renktir.” .
Yataktan kalkıyorum sadece gözlerine bakmak için nasıl başladıysa öyle bitsin istiyorum sebepsiz, anlamsız ve tutkulu..
Gün ikimizin çıplak bedenine doğuyor bu ışık görmeyen odada üzerimde onun ağırlığı, perdesi olmayan odaya yalnızca 2 kalın 4 ince şerit olarak süzülen ışık, çatlaktan sızıp buharlaşan Kenzo L’eau Par..
Kalkıyor bir dal sigara yakıyor ben biraz dumanını izliyorum,  biraz Onun sırtını saçlarını omuzlarını ezberlercesine inceliyorum, sonra duvara dönüyorum çarşafın üzerinde kısa beyaz bir kedi tüyü var gözlerimi kapatıyorum bir damla yaş gözümdeki yanmayı alıyor. Sesini duyuyorum odayı topluyor CD’leri, birbirine çarpan bardakların tınılarını duyuyorum, kafamı kaldırıp bakıyorum pijamalarımı katlıyor ben duş almak üzere kalkıyorum, Onun şampuanını köpürtüyorum saçlarımda O gibi, çıktığımda krep yapmış sıcacık, mis gibi yumuşacık kahve, biraz annesinin yazın yaptığı çilek reçeli mutlu bir kahvaltı edip vedalaşıyoruz. Kapı kapanıyor ve duyuyorum Onu gene düştü kafasını sert bir yere çarpmasın diye dua ediyorum. Sokağa çıktığımda, ışık gözümü alıyor. Dikilitaştan Beşiktaş’a iniyorum, kulağımda “winds of change”, deniz pırıl pırıl, kendine gelemeyen yüzümü soğuk rüzgar tokatlıyor ama tesir etmiyor.
Aklımda tek bir düşünce var eski kedisinin tüyleri gibi, benim saç tellerime de rastlar mı yıllar sonra uyuyamadığı bir gece yatakta dönerken ya da en güzel uykusundan gözlerini açtığı bir Cuma sabahı..

8 Mayıs 2012 Salı

EKÜMENOPOLİS!


Her yanımızda bir anda bitiveren devasa gökdelenler, tüketim odaklı avmler, tel örgülerle korunan(!) süper lüks siteler.Barınma ihtiyacını karşılamak için dönüşüme uğrayan beton şehirleşen "İstanbul" ama kimin barınma ihtiyacını?Yerleşim yerlerinden zorla çıkarılan göçmen işçi kesim sonra o arazilerde oluşturulan binalarda yaşayan zaten hali hazırda rahatça barına bilen kesim.İronik olansa; o evlerin inşaatında bilin bakalım kimler çalışıyor!!

İhtiyacımız İstanbula yeni köprüler yollar degildir de belki Türkiye nin diğer bölgelerine kurulacak fabrikalar oluşturulacak iş imkanlarıdır, insanların yaşamak için İstanbula göç etmek zorunda olmaması gerek değil mi? Yaşamaktan kastım çadırlarda suyu elektriği zor bulup asgari maaşla çalışarak bir aile geçindirmek.

Devlet ticarethane değil uğraşamaz öyle her şeyle deyip de özelleşen hastaneler, okul alanları, kamu alanları..Neoliberal anlayışın hüküm sürmesiyle İstanbul'un rant pazarına dönüşümü..Üzen, sinirlendiren, bilinçlendiren bir araştırmanın beyaz-perdeye yansıması Ekümenopolis.

İstanbulun büyümesi(!)ni, sonuçlarını, olabilecekleri anlatan İmre Azem  yapımı bir belgesel Ekümenopolis.Kesinlikle izlenmeli izlemeye başlıyorsun ve hiç bitmiyor bu belgesel cünkü 90 dk sonunda ne kentsel dönüşüm projeleri ne 3. köprü yapımı karşılaşacağımız etkileri ne de tükenen doğal kaynaklar sorunu bitip gidiyor çıkıyor hayatımızdan.Biz o salondan çıksak da film bitmiyor aslında mücadelede bitmiyor çünkü o film bizim hayatımızda ve devam ediyor!

Ödüller;
SİYAD En İyi Belgesel Ödülü
Documentarist Yeni Yetenek Ödülü
Saraybosna İnsan Hakları Ödülü


Bağlantılar;
Sinema seansları;

1 Mayıs 2012 Salı

Perfume Genius - 'Dark Parts'

Ne dinlesem ne dinlesem diye kaşındığım bi gün ve ben bunu buldum hoşuma da gitti doğrusu.Deneysel bi çalışma. Piano tınıları ve kulağıma mırıldanırcasına yumuşacık gelen sözler.
Deneyselliktir sanatın göz bebeği zaten!
Başarılı şeylerin etrafında herkes defalarca dönüp başarılı olabilir fakat başarı o "başarısızlık" riskini alıp yeni bir şeyler denemek üretmek gerek.
bir anne ve bir çocuk.Annenin bunalımlarını içlemiş, kendi kalbine delice sokmuş hassaslığın dibine vurmuş bir çocuk.Onun kadar kırılgan ve içten bir parça. Anne oğul yanyana uysalca başlayıp, gittikce kalp kırıcı olan bir klip.
Dinlenmeli,
İzlenmeli,
İçlenmeli...

27 Nisan 2012 Cuma

Gemeinschaft-Fellowship-Toplum



The story is engrossing at the same time enjoyable, the end is original and humorous.
Its a subtle critisim about society's behaviour which is " dont want to new one"

Short story from Franz Kafka;
We are five friends, one day we came out of a house one after the other, first one came and placed himself beside the gate, then the second came, or rather he glided through the gate like a little ball of quicksilver, and placed himself near the first one, then came the third, then the fourth, then the fifth. Finally we all stood in a row. People began to notice us, they pointed at us and said: Those five just came out of that house. Since then we have been living together, it would be a peaceful life if it weren't for a sixth one continually trying to interfere. He doesn't do us any harm, but he annoys us, and that is harm enough; why does he intrude when he is not wanted? We don't know him and don't want him to join us. There was a time, of course, when the five of us did not know one another, either, and it could be said that we still don't know one another, but what is possible and can be tolerated by the five of us is not possible and cannot be tolerated with this sixth one. In any case, we are five and don't want to be six. And what is the point of this continual being together anyhow? It is also pointless for the five of us, but here we are together and will remain together; a new combination, however, we do not want, just because of our experiences. But how is one to make all this clear to the sixth one? Long explanations would almost amount to accepting him in our circle, so we prefer not to explain and not to accept him. No matter how he pouts his lips we push him away with our elbows, but however much we push him away, back he comes.
Shortmovie from Özlem Akın;
Click me for watch!

Düşündüren aynı zamanda keyif veren bir hikaye, özgün ve esprili bir son.Sosyal toplumun "yeni olanı istememe" anlayışına zekice yapılmış bir eleştiri.

Hikaye Franz Kafka'dan;Biz beş arkadaşız; bir gün peş peşe evin birinden dışarı çıktık; ilk çıkan kapının yanında durdu, ardından ikinci çıktı, daha doğrusu bir civa topağı gibi kaydı ve ikincinin yanında yerini aldı, sonra üçüncü, dördüncü ve beşinci çıktı. Sonunda hepimiz bir hizada durduk. İnsanlar bizi fark etmeye başladılar; bizi gösterip "Şu beşi o evden çıktılar," dediler. O zamandan beri birlikte yaşıyoruz; eğer bir altıncı sürekli aramıza katılmaya çalışıyor olmasaydı huzur içinde yaşayacaktık. Bize bir kötülük etmiyor, ama sinirimizi bozuyor ve bu da yeterince kötü; neden istenmediği yere girmeye çalışıyor? Onu tanımıyoruz ve aramıza katılmasını istemiyoruz. Bir zamanlar, elbette, biz beşimiz de birbirimizi tanımıyorduk, hâlâ da birbirimizi tanıdığımız söylenemez, ama beşimiz için caiz ve hoşgörülebilir olan o altıncı için caiz ve hoşgörülebilir değil. Her hâlükârda, biz beş kişiyiz ve altı kişi olmak istemiyoruz. Ve zaten sürekli birlikte olmanın anlamı nedir ki? Bunun beşimiz için de bir anlamı yok, ama işte biz bir aradayız ve bir arada kalacağız; öte yandan, tecrübelerimize dayanarak, yeni bir kaynaşma istemiyoruz. Ama bunu altıncıya nasıl açıklayacaksın? Uzun açıklamalar onu neredeyse aramıza almamızla sonuçlanacaktı, o yüzden açıklama yapmamayı ve onu aramıza almamayı tercih ediyoruz. Suratını nasıl asarsa assın onu dirseklerimizle itiyoruz, ama ne kadar itersek itelim geri geliyor.
Kısa film Özlem Akın'dan;
İzlemek için beni tıkla!

24 Nisan 2012 Salı

My Film List for İKSV


ÖZEL GÖSTERİMLER

SPECIAL SCREENINGS

The Story of Film: An Odyssey(2011)

ANTİ-DEPRESAN

,ANTIDEPRESSANT

SUPERCLÁSICO (2011) 

MAYINLI BÖLGE

MINED ZONE

P-047(2011)
(maalesef bu filmin fragmanı yok.)
(there is not trailer for this film unfortunately)

Odjuret(2011)



İKSV 40. YIL: "SİNEMA VE MÜZİK"


İKSV 40TH YEAR: “FILM AND MUSIC”


Moulin Rouge!(2001)


The Wall(1982)