25 Temmuz 2012 Çarşamba

Yayın Başlığı Yok



bu blog neden boş arkadaş? bunun bir çok sebebi olabilir. yazmaktan bıkmış olabilirim kendimden bıkmış olabilirim.Kendimi özlemiş gibiyim aslında hissettiğim bu.herneyse işte bir çok kelime okudum yokken. kelime; hiç kitap bitiremedim çünkü. bir sürü resim çizdim. bi kaç insanla tanıştım.filmler izledim. dans ettim. kabuslar gördüm rüya görmeyi dilerken.şimdi  rüyalar görmeye başladım daha iyi olacağımı sanıyordum koca bi boşluk varmış gibi hissediyorum yanlızca. ama doldurulabiliyor gibiyim.

bugün "lost embrace" filmini seyrettim sıcak bi film ama bana bişey ifade etmedi havasız gibiydi sanki çok fazla kapalı kalmış oda gibi hissettim sıkıldım. heycanlanmanın anlamını  kaybetmiş gibiyim.


bi de "how to get ahead in advertising" gibi bişey izledim heralde 80 sonunun madmani izledim işte bi uyandırma çabası var filmde bi reklamcılığın yalanlarına, reklamcılıkla aslında hayatımıza giren yalanlara hayatımızın yalanlaşmasına isyan.bi kulağımdan girdi diğerinden çıktı.


gerçi dün değil önce ki gün salı mı oluyor yok pazartesi işte o gün  "science of sleep"i izledim hoşlandım. ama gene de yeterince heyecan yok! yeterince tepki yok!


ondan bir kaç gün önce de "melancholia" aynı kendimi gördüm baktıkça kendi halimi izledim izledim ve acaba dünyanın sonumu geliyor diye düşündüm endişelenmeden umrumda bile değildi Justine nin dediği gibi eğer şimdi ölüceksek tuvalette gidebilirdim özel bir şey yapmaya ihtiyaç duymadım çünkü herşey tuvaletteki gibi..bi de acaba neden cannes da en iyi kadın oyuncu ödülünü charlotte gainsbourg almamış ki diye düşündüm.


bugün aptalca fransada yaşamak istediğimi anlattım kendime oradaki kapı komşumu, sokakları, yolda yağmura yakalanınca çıplak ayak koşucağımı, takacağım şapkaları, ucuz çatı katındaki yer yatağımı, çarşafıma sürülmüş boyalarımı, kafamda sulu boya fırçasıyla yemek yaptığımı falan sonra sonra çok konuştuğumu farkedip dinlemedim kendimi. altıgen cafeye geçtim freud u düşündüm ama ne teorilerini ne derslerini bi tek kendisini düşündüm sonrada nazileri ve yahudileri sonra da kaburga dolmasını..



20 Haziran 2012 Çarşamba

SenKüçükAdam

SenKüçükAdam; sana sözü verilen güçten korkuyorsun hem, kendinle yüzleşmekten ve eleştirmekten.Şuan da olduğundan farklı biri olduğunu düşünecek kadar korkusuz değilsin: eğilmeyi değil, dik durmayı, açgözlülük yerine, içtenliği, karanlık gecenin hırsızlarından biri olmak yerine, ışıklı bir günde sevgiyle aydınlatmayı bilmiyorsun.


wilhelm reich

18 Haziran 2012 Pazartesi

Looking for Somebody-Gary Moore

-Bu hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak anlatamayacağını anlamıştı.Biri için ölüm kalım meselesi olan, diğerinin gözünde toz kadardı.İsa çevresindeki mezarlara baktı ve ve iyi ki ölüyorlar, dedi içinden.İnsanoğlunun hak ettiği için öldüğüne o gün inandı.Ölene kadar da başka bir şeye inanmadı.-HakanGünday-AZ-

13 Haziran 2012 Çarşamba

MadCAt.

i'm madcat.
i love fish.
the fish doesn't think because the fish knows everything.

 Dance of Candy.
 not me.
trip to hope.

10 Haziran 2012 Pazar

Okurken kesinlikle dinlenmeli! tık!
5 senedir ezberlediğim yolda adımlarım bir yabancının adımlarıymış gibi ayaklarıma bakarak yürüyorum bugün ona giderken, her adımımı ezberliyorum sanki, bana sarılmasıyla gücüne yenik düşüp kafamı çarptığım duvarı, köpeklerden kaçtığımız geceyi.. Eteğimin o yüzden bir parçası yok ya, o gece de kaldı.
Anahtarım yok ama dış kapı açık gün batmak üzere kedileri, yüksek çınar ağaçlarının gölgelerini arkamda bırakarak giriyorum içeri yaklaşık 13 yıllık bir apartman rutubet kokuyor yavaş yavaş merdivenleri iniyorum gittikçe daha çok O, daha çok rutubet kokuyor. Sıkıca içime çekiyorum ve kapıyı tıklatıyorum kapıyı açıyor sarılıyorum sıkıca içime çekiyorum vermek istemediğim nefesimi.
Mutfağa geçiyorum kahve yapmak üzere biliyorum hiçbir zaman temiz bardak olmaz kendisi gibi bende anlamsız bir tutku yaratan siyah kupasını yıkıyorum O kapıya yaslanmış beni izliyor gözleri siyah ve dumanlı, siyah pis bir kupanın dibi gibi.. Kettle daki suyun kaynama sesiyle ikimizde biraz ayılıyoruz kahveleri koyuyorum ikimizin ki de bol sütlü benim ki az onun ki bol şekerli.. Önden gidiyorum odasına geçiyorum arkamdan gelen tutkunun, sıcak nefesin, 41 numara ayakların tadını çıkarıyorum, en sevdiğim nevresimi var yatakta füme ikimizin yastığı da duvara yaslı 67 kilo altında ezilmiş ve yatağın üzerinde Ernest Hemingway var kitap okuyormuş ben geldiğimde yastık hala biraz sıcak ben yaslanıyorum bu sefer O ise sadece gün doğumunda ışık alan odasının soğuk ve rutubetli duvarına yaslanıyor. Sözleşmiş gibi pek az konuşuyoruz sessizliği bozan yalnızca derin nefeslerimiz birbirimizi içimize hapsetmek ister gibi..
Saatler geçiyor ben biraz kitap okuyorum o cenin pozisyonunda yatıyor ayaklarımın ucunda mor ojeli parmaklarım karışıyor yandan ayırdığı saçlarına, tuvalete gitmek üzere kalkıyor bende gitarının yanındaki ipod undan “fly people fly” parçasını açıyorum play e basmadan bir çarpma sesi geliyor tuvaletten ne oldu diye gitmiyorum ne zaman çok yoğun duygular yaşasa başı döner dengesini yitirir tuvaletin kapısı açılıyor burnunda biraz kan var, an öylesine büyülü ki konuşmuyorum aynı şekilde yatıyor ayakucuma, sonra ayaklarımdan tutup beni aşağı çekiyor sarılıyorum Ona saçlarında hafif sidik kokusu düştüğünde olmuş olsa gerek dün gece sarhoştu ve deliğe denk getiremedi ve şimdi de oraya düştü çok sık içmez bu kadar. Saçlarımı okşuyor ve konuşmaya başlıyor ben Onu seyrediyorum ama duymuyorum müzik daha kuvvetli, bir süre sonra bağırmaya başlıyor eminim müzikten daha kuvvetli ama gene de duyamıyorum. Önce oyun CD’leri boyluyor odanın diğer ucunu sonra kitapları, joystickler, parfümü yere düşmeden öce duvarla buluşup ince bir çatlak ediniyor kendine, minik sarı bir çakmak uçuyor acaba diyorum “neden sarı? kendisi mi seçti yoksa hatırası mı var? acaba eski sevgilisinden mi? sarı benim en sevdiğim renktir.” .
Yataktan kalkıyorum sadece gözlerine bakmak için nasıl başladıysa öyle bitsin istiyorum sebepsiz, anlamsız ve tutkulu..
Gün ikimizin çıplak bedenine doğuyor bu ışık görmeyen odada üzerimde onun ağırlığı, perdesi olmayan odaya yalnızca 2 kalın 4 ince şerit olarak süzülen ışık, çatlaktan sızıp buharlaşan Kenzo L’eau Par..
Kalkıyor bir dal sigara yakıyor ben biraz dumanını izliyorum,  biraz Onun sırtını saçlarını omuzlarını ezberlercesine inceliyorum, sonra duvara dönüyorum çarşafın üzerinde kısa beyaz bir kedi tüyü var gözlerimi kapatıyorum bir damla yaş gözümdeki yanmayı alıyor. Sesini duyuyorum odayı topluyor CD’leri, birbirine çarpan bardakların tınılarını duyuyorum, kafamı kaldırıp bakıyorum pijamalarımı katlıyor ben duş almak üzere kalkıyorum, Onun şampuanını köpürtüyorum saçlarımda O gibi, çıktığımda krep yapmış sıcacık, mis gibi yumuşacık kahve, biraz annesinin yazın yaptığı çilek reçeli mutlu bir kahvaltı edip vedalaşıyoruz. Kapı kapanıyor ve duyuyorum Onu gene düştü kafasını sert bir yere çarpmasın diye dua ediyorum. Sokağa çıktığımda, ışık gözümü alıyor. Dikilitaştan Beşiktaş’a iniyorum, kulağımda “winds of change”, deniz pırıl pırıl, kendine gelemeyen yüzümü soğuk rüzgar tokatlıyor ama tesir etmiyor.
Aklımda tek bir düşünce var eski kedisinin tüyleri gibi, benim saç tellerime de rastlar mı yıllar sonra uyuyamadığı bir gece yatakta dönerken ya da en güzel uykusundan gözlerini açtığı bir Cuma sabahı..

8 Mayıs 2012 Salı

EKÜMENOPOLİS!


Her yanımızda bir anda bitiveren devasa gökdelenler, tüketim odaklı avmler, tel örgülerle korunan(!) süper lüks siteler.Barınma ihtiyacını karşılamak için dönüşüme uğrayan beton şehirleşen "İstanbul" ama kimin barınma ihtiyacını?Yerleşim yerlerinden zorla çıkarılan göçmen işçi kesim sonra o arazilerde oluşturulan binalarda yaşayan zaten hali hazırda rahatça barına bilen kesim.İronik olansa; o evlerin inşaatında bilin bakalım kimler çalışıyor!!

İhtiyacımız İstanbula yeni köprüler yollar degildir de belki Türkiye nin diğer bölgelerine kurulacak fabrikalar oluşturulacak iş imkanlarıdır, insanların yaşamak için İstanbula göç etmek zorunda olmaması gerek değil mi? Yaşamaktan kastım çadırlarda suyu elektriği zor bulup asgari maaşla çalışarak bir aile geçindirmek.

Devlet ticarethane değil uğraşamaz öyle her şeyle deyip de özelleşen hastaneler, okul alanları, kamu alanları..Neoliberal anlayışın hüküm sürmesiyle İstanbul'un rant pazarına dönüşümü..Üzen, sinirlendiren, bilinçlendiren bir araştırmanın beyaz-perdeye yansıması Ekümenopolis.

İstanbulun büyümesi(!)ni, sonuçlarını, olabilecekleri anlatan İmre Azem  yapımı bir belgesel Ekümenopolis.Kesinlikle izlenmeli izlemeye başlıyorsun ve hiç bitmiyor bu belgesel cünkü 90 dk sonunda ne kentsel dönüşüm projeleri ne 3. köprü yapımı karşılaşacağımız etkileri ne de tükenen doğal kaynaklar sorunu bitip gidiyor çıkıyor hayatımızdan.Biz o salondan çıksak da film bitmiyor aslında mücadelede bitmiyor çünkü o film bizim hayatımızda ve devam ediyor!

Ödüller;
SİYAD En İyi Belgesel Ödülü
Documentarist Yeni Yetenek Ödülü
Saraybosna İnsan Hakları Ödülü


Bağlantılar;
Sinema seansları;

1 Mayıs 2012 Salı

Perfume Genius - 'Dark Parts'

Ne dinlesem ne dinlesem diye kaşındığım bi gün ve ben bunu buldum hoşuma da gitti doğrusu.Deneysel bi çalışma. Piano tınıları ve kulağıma mırıldanırcasına yumuşacık gelen sözler.
Deneyselliktir sanatın göz bebeği zaten!
Başarılı şeylerin etrafında herkes defalarca dönüp başarılı olabilir fakat başarı o "başarısızlık" riskini alıp yeni bir şeyler denemek üretmek gerek.
bir anne ve bir çocuk.Annenin bunalımlarını içlemiş, kendi kalbine delice sokmuş hassaslığın dibine vurmuş bir çocuk.Onun kadar kırılgan ve içten bir parça. Anne oğul yanyana uysalca başlayıp, gittikce kalp kırıcı olan bir klip.
Dinlenmeli,
İzlenmeli,
İçlenmeli...