9 Mart 2012 Cuma

Toast “Limonlu kek isteyen?”


Tarih 8-15 Ekim 2011. Film ekimi mevsimi;
Benim gibi sinemada film izlemeyi sevenlerin en sevdiği mevsimlerden olsa gerek.Vizyonların klişelerden sıyrılıp nefes aldığı bizim de elimizde film tanıtımları ve biletlerle seanstan seansa koşturduğumuz tatlı bir zaman dilimi.
Gelelim karşımıza çıkan filmlerden birine, Toast (2010);
Yönetmen: S.J. Clarkson
Şöyle bir dönüp bakıyorum yönetmeni tanıyor muyuz nereden tanıyoruz diye, Dexter , Heroes gibi dizilerde bazı bölümlerin yönetmenliğini yapmış.Yani yönetmenle tanıştığımız ilk filmi.
Film İngiliz Aşçı Nigel Slater’ın hayatından esinlenme olunca ilk anda sanıyoruz ki; her karede müthiş görünen yiyeceklerle gözlerimizi doyuracağız, ama gözden kaçırdığımız nokta şu ki film; bir aşçının mutfağını değil bir adamın çocukluğunu ve gençliğini anlatıyor.
İlk yarım saati dram kokan film, Helena Bonham Carter’ın basit & seksi bi tarzda filme girmesiyle o kasvetli havadan sıyrılıp,yüzümüze bi gülücük konduruyor.Sweeney Todd’a bize böcekli börekler yapan Mrs. Lovett bu sefer Mrs. Potter olmuş kollarını sıvıyor mutfakta..
Başrol erkek, Freddie Highmore’a gelince çok aşina olduğumuz bir yüz: Finding Neverland(2004), Charlie and the Chocolate Factory(2005), ve benim favorim August Rush(2007) bu çocuk gözümüzün önünde büyüyor.Oyunculuğunu ben önce ki filmlerine kıyasla daha az beğendim ama gene de beğendim.
Genel olarak abartılı bi yanı olmayan filmin sivrilen yanları da yok.Müthiş bir film değil fakat eğlenceli,izlenebilir.Doğru aksesuarlarla seyirciye verilebilmiş olan İngiliz havası ve Helena Bonhem Carter’ın oluşu filmin artıları.
Filmde hoşlanmadığım  daha doğrusu anlam veremediğim bir bölüme de değinmek istiyorum !!!!DİKKAT!!!! Filmden içerik içerir.<Freddie Highmore’un öpüşme sahnesi, filmin sonuna kadar bekledim bir yere bağlanmasını ama çekilmek için çekilmişti sanki havada kaldı.Olmasa daha iyiydi fikrimce.>
Sayın Okur,
Filmin benim için notu C+ yani ortalamanın biraz üstü.Keyifle izlersin ama etkilenmezsin.
Keyifli seyirler.


17 Şubat 2012 Cuma

Şiddetle Duygusal Şiddetle Sanatsal



 Bir Paris iki Çingeneler Zamanı...

İki gündür enteresan filmler denk geliyor elime film kitaplığımdan(!) dun Cédric Klapischin Paris adli filmini seyrettim. Sahne seçimleri kamera acıları öyle hoşuma gitti ki İspanyol pansiyonundan tanıdığımız bir yönetmen ve gene İspanyol pansiyonundan tanıdığımız Romain Duris. Filmin başlangıcından itibaren her karede Paris tatlı tatlı esiyor fırınlardan taze çıkmış bagetlerin dumanı, köşe başlarındaki çiçekçilerin nergis demetleri ressamların boya kokuları çarpıyor yüzünüze.. Ta bi bide her küçük hikayedeki neşenin barındırdığı bi parça hüzün. Sofistik. Paris gibi..




Emir Kusturica ve Çingeneler Zamanı
Film sonsuzluk kadar uzun geldi bana. saniyeler geçtikçe gerildim 2 saat 16 dakika boyunca mıhlandım sanki koltuğuma. Emir Kusturica özgün tarzıyla her sahneye imzasını atmış. Yönetmenin diğer filmlerini izleyenler bilir ki müziklerle  Goran Bregoviç ilgilenir. Son derece başarılı hatta bazen insan filmi izlemeyi bırakıp sadece dinliyor yani bana itiraf etmeliyim ki Aziz George Festivali sahnesinde aynen bu oldu. Bir de benim için bi Emir Kusturica klasiği var ki hayranlığımın sebebi. Ağlatan sahnelere acılara tebessüm hatta bazen kahkaha katması ama ne gülebilirsin o sahnede ne ağlayabilirsin boğazına kocaman bi ayva takılmış gibi kalakalırsın
Filmin bi diğer özelliği de ilk çekilen çingene dilinde film oluşuymuş bu yüzden pür dikkat dinledim çok enteresan bazen kulağıma bize çok yakın sesler geldi, tanıdık isimler, ”Hatice Azra Ahmet İrfan”dı bi de çok enteresan kovma tersleme terimleri çok tanıdıktı ” naaş, toz ol, bi de s*ktir” duydum sanki yada bana mı öyle geldi emin değilim.

Sayın Okur iki filmde benden geçmiş onayımı almıştır.İzlenmelidir.
Keyifli seyirler.
dipnot: üst üste izlenmemesi önerilir.Sakıncalıdır.


5 Şubat 2012 Pazar

Sürpriz Tatil


Sömestr dedim Salt Beyoğlu dedim ama hayat çoğu zaman olduğu gibi oynamak istediğim katları değil bambaşka kartlar açtı karşıma bende onlarla beni mutlu edecek en iyi şeyi yapmayı denedim ve karın eridiği şu son günlere kadar gayet iyi vakit geçirdim.
Once upon a time ı izlemeye başladım ki çok çok çok beğendim dışarıda kar yağarken bol kafeinli ginseng takviyeli cafe crown action içip içimi ısıttım enerjimi tavan yaptırıp bol bol kar yürüyüşleri ile karın tadını çıkardım :) İplik ve şişte aldım atkı örmek için fakat ben daha iki ilmek atamadan karlar eridi bu işte yeterince başarılı değilim :) Havanın açmasını fırsat bildim attım yünü şişi bi kenara kaptım patenlerimi Caddebostan sahile kaçtım ama o kadar da değilmiş biraz abartmışım :) kayarken iyi hissedilen hava bi banka oturup dinlenirken esiyor da esiyor..
Şu hayatın beklenmedik anlarda ki beklenmedik tepkileri sürprizleri ve hatta tokatları hayatı yaşanır kılıyor.Eğer herşey planladığım gibi gitse hiç çekilmezdi bu hayat.

Hayat çikolata kutusu gibidir sen kutuyu bulduğunda senden öncekiler bütün çikolataları yemiştir kesin.
             ****              

Karlı günlerin keyifli bi hatırası :)


Ben çekim yaparken beni güvenle evime ulaştıran Zamaneicatları na yol boyunca keyifli arkadaşlığı için çok teşekkür ediyorum.

Sayın Okur umuyorum sende eğlendin bu karlı günlerde.
Yok olmadı mı?
Boşver eğlenmene bak ;)

19 Ocak 2012 Perşembe

SaltBeyoğlu

Gezmekten son derece keyif aldığım Salt Beyoğluna ne kadar süredir gitmediği farkettim sergiyi yazdan bi esinti ile hatırlayıp sömestrda da sergiye dair anılarımızı tazelemek üzere rotamızı Beyoğluna cevirelim... 











Murathan Mungan
Paranın Cinleri

18 Ocak 2012 Çarşamba

L’auberge Espagnole-İspanyol Pansiyonu

 Ali Farka Toure'dan Ai Du dinlenmesi önerilir.Xavier ve İsabelle'in paylaştığı sahneden...


Barselona, Erasmus, biraz Paris, biraz aşk, bol eğlence öğrenciliğin o doyulmaz tadı ve Cédric Klapisch.


Xavier Paris’te ekonomi okuyan bi gençtir babasının bakanlıkta ayarladığı iş için İspanyolcaya ihtiyacı vardır.  Dil en güzel yerinde öğrenilir mantığıyla Erasmus için belgelerini toplar bavulunu hazırlar ve sevgilisini hippi annesini Parisi arkasında bırakarak Barselona’ya uçar.


İlk kez ayak bastığı fakat yaşamaya başladıktan sonra benimseyeceği sokakları şöyle tanımlar;
“Bir şehre yeni geldiğimizde düzenli caddeler görürüz.Anlamı olmayan, sıra sıra binalar vardır.Her şey bilinmez ve bakirdir.Zamanla bu şehirde yaşayacağız, caddelerinde yürüyeceğiz düzgün görünümlerini tüketeceğiz, tüm binaları göreceğiz, insanlarla hikayeler yaşayacağız. Bu şehirde yaşadığımızda,bu caddelerden on- yirmi bin kere geçeceğiz. On- yirmi bin kere..Sonra, burada yaşadığınız içinher şey size ait olacak.Bunu henüz bilmiyorum ama öyle olmalı....”
Bir de uçaktan indikten sonra tanıştığı Fransız doktorun kayda değer izlenimleri vardır;
“Göreceksin, burası çılgın bir şehirdir.İnsanlar yemeğe akşam 1 0'da giderler.Daha sonra parti başlar. Barselonalıların partileri sevdiğini duymuşsundur.”

Barselona ın tanımı orda yaşayanlar içinde ve yaşamayalar için de eğlence olunca film ayrı bi sempatiye bürünüyor sahne seçimleri ile oldukça başarılı, samimi ve doğal bi öğrenci olarak film boyunca bende kendimi bi “Erasmus” hissettim




  Yedi Erasmus öğrencisinin paylaştığı evde; buz dolabında raf paylaşımına,  öğrenci evi sorumsuzluğuna, kira endişesine, arkadaşlıklara, aşklara hangi odaya girseniz farklı yaşam tarzlarını yansıtan posterlere ve kapının yanında bi Erasmusun felsefesini yansıtan “viva la fiesta” posterine rastlıyorsunuz.

.
Kahramanımız Barselona’da sadece İspanyolca değil bi çok şey öğreniyor aşka dair hayata dair dansa dair…



Paris’e geri dönüyor ve artık kim olduğunu daha iyi biliyor;
“Açıkları olmayan bir gelecek istiyorum. Her zaman yapmak istediğimi yapacağım. Yazacağım. Her şey basit ve açık görünüyor. Ben o değilim, o da değilim ama bunlarım. Ben oyum.
Oyum, oyum, oyum.
Onu aldatmak istemiyorum.
Ben oyum.
Oyum...
Oyum...
Oyum...
Oyum, oyum.
Ben yazar olmak istiyorum İspanyolum, İngilizim, Hollandalıyım. Tek değilim, bir sürüyüm. Avrupa gibiyim. Hepsiyim. Ben gerçek bir karmaşayım. Şimdi size her şeyi anlatmaya başlayabilirim. Her şey burada, uçağım havalanırken başladı. Hayır konu havalanma değil.Ama aslında belki de havalanma.
Her şey buradabaşladı.”



 “küçükken yazar olmayı hayal eden Xavier”


 Finaller bitimi eğlenceli bi akşam için “İspanyol Pansiyonu”.Bazı filmler izleyenler çoğaldıkça keyiflenir.Arkadaşları toplayıp kahve çikolata yada kola cips eşliğinde izlenilecek bi film.
Keyifli seyirler.


11 Ocak 2012 Çarşamba

Finaller molası, Biraz Folk..Biraz Müzik..


                                imambaildi
                                          jangarbarek
                                beirut

Bir öğrenci için en yavaş geçen, aynı zamanda da çalışmaya kalkışınca bir anda geçip giden zaman kavramının bambaşka bi şekil aldığı final haftasındayım. Zor tabi çok zor!!Korelasyonlar, dummy değişkenleri, her türlü t testi testi, bağımlı bağımsız gerekli gereksiz rasgele değişkenlerle yatıp kalktığım günler geçiriyorum.

Derslere odaklanmak mı o kadar zor ki hava en sevdiğimden "yağmurlu" melankoli kokuyor.Romantizm ımmm! Romantik filmler izlemek hüngür hüngür ağlamak ve gülümsemek istiyorum, gülerek ağlamak, ağlayarak gülmek istiyorum..

Yağmur sınavlar nedense canım ıslak sıcak kekler, bitki çayları, sütlü kahveler,kremalı mochalar istiyor.

Tüm duyularım kafasına göre çalışıyor.Ben hiçbirine kulak veremiyorum, yeni yürümeye başlayan bebekler kadar dengesizim düşüp kafamı yarabilirim.

Nefes almak amacıyla  kitap,
Bi fincan kahve;


Biraz da müzik;


Hemde sıcacık havasıyla komşu müziği. Atinalı iki komşu oğlu Lysandros ve Orestis Falireas kardeşler eski Yunan ezgilerini ve Balkan müziklerini ustaca harmanlıyorlar bu iki sıcacık ezgileri birde samba ritimleriyle tatlandırıyorlar. 2005 te kurulan grup ilk albümleri Cookbook la 2007 çıkışlarını yaptılar ve geçtiğimiz yıl da ülkemizde bi konser verdiler.
Henüz internet siteleri olmayan grubun myspace ine buradan facebook fan sayfasına da şuradan ulaşabilirsiniz .


Jan Garbarek; Norveç folkloru, uzaklardan bu sefer soğukça esiyor sanki çarpıyor yüzüne uyandırıyor içine akıyor notalar, saç tellerinde dolaşıp kanına sızıyor öyle bir sızıyor ki alıp soğuk diyarlara götürüyor ama üşütmüyor huzurla seni senden alıyor sanki tatlı tatlı donmadan önce uykuya dalmak gibi..Donmak üzereyken şarkı bitiyor ve hüzünle uyanıyorsun..


Beirut la, kendi coğrafyalarımızın ezgilerine geri dönüyorum ama bambaşka bi desenleme ile, indie-rock ve Balkan ezgilerinin bence kusursuza yakın bileşimi ile postumu sonlandırıyorum.

Sunday smile :)